Independent Türkçe
Latin Amerika'yı anlama kılavuzu (I): Che'nin Motosiklet Günlükleri
Yolda olmak, en yalın hâliyle bizleri belirli bir başlangıç noktasından hedeflenen bir varış noktasına götüren mekânsal bir yer değiştirme hareketi gibi gözükse de gerçekte bundan çok daha derin anlamlar taşıyan mistik bir tecrübedir. Zira insan, yola çıktığı andan eve döndüğü ana kadar yalnızca şehirleri, nehirleri ve bilmediği denizleri aşmakla kalmaz; aynı zamanda kendi benliğinin dehlizlerinde de dolaşır. Kendini bulmak ile kaybolmak arasında bir sarkaç misali gidip gelen yolcunun, uzun günün sonunda Kafka romanlarını andıran bir tür metamorfoz geçirmesi de yolculuk eyleminin en can alıcı noktasıdır. İşte tam da bu noktada, bu haftaki yazımda 20'nci yüzyılın en büyük devrimcilerinden biri olan Ernesto Che Guevara’nın öğrencilik yıllarında gerçekleştirdiği Güney Amerika seyahatini ve meşhur Latin Amerika yolculuğu sırasında yaşadığı başkalaşımı kaleme aldığı Motosiklet Günlükleri adlı kitabını olabilecek en sade biçimde ele almaya çalışacağım. Öyleyse başlayabiliriz. Bölüm 1: Motosiklet Günlükleri Hatırlanacağı üzere Ernesto Che Guevara ile yakın arkadaşı Alberto Granado, Aralık 1951’de Buenos Aires’ten yola çıkarak Güney Amerika’yı gezmeye karar verirler. Che ve Alberto, "La Poderosa II", yani "Kudretli II" adını verdikleri "antika" motosikletleriyle gerçekleştirdikleri yolculuğun ilk bölümünde, Latin Amerika’nın yapısal krizlerine eleştirel bir perspektiften bakan devrimci ruhlar olmaktan ziyade, gezdikleri yerleri "çocuksu" bir heyecanla tüketen iki maceracı kafadar konumundadırlar. Ancak bu "çocuksu ruh hâli" emektar motosikletlerinin arızalanmasıyla birlikte ortadan kaybolmaya başlar. Kilometrelerce yürümek, beş parasız kalmak ve kimi geceler başlarını sokacak bir yer dahi bulamamak gibi türlü "yol kazaları", onları Latin Amerika’nın sosyopolitik gerçekleriyle tanıştırır. Bu süreçte Guevara’nın weltanschauung’u da yavaş fakat emin adımlarla değişime uğrar. Karşılaştığı yoksulluk manzaralarını insanların kişisel başarısızlıklarıyla açıklamak yerine, onların hayatlarının üzerinde bir "leş kargası" gibi dolaşan "Küresel Güney Tipi Hiyerarşik Kapitalizm Modelinin" yapısal krizlerine odaklanmaya başlar. Tüm bunların haricinde, Şili yolunda bir çölün ortasında karşılaştıkları yoksul bir komünist çiftin hikâyesi Guevara’yı adeta beyninden vurulmuşa döndürür. Çölün dondurucu gecesinde üzerlerini örtecek bir battaniyeden dahi mahrum olan bu talihsiz çift, genç gezginin belleğinde derin bir iz bırakır. Guevara ve Granado, tam da bu nedenle çiftin çalışmaya gitmekte olduğu Chuquicamata’daki bakır madenini ziyaret etmeye karar verir. Bölüm 2: Chuquicamata Bakır Madeni Yukarıda söylenenlerden hareketle, dünyanın en büyük açık bakır madenlerinden biri olan Chuquicamata, Latin Amerika’nın doğal kaynaklar bakımından ne kadar zengin; bu kaynakları gün yüzüne çıkarmak için türlü zorluklarla mücadele eden insanların ceplerine giren para bakımından ise ne kadar fakir olduğunu gösteren devasa bir çelişki alanıdır. Bir tarafta yerin derinliklerinden çıkarılan ve dünya ekonomisinin çarklarını döndüren büyük bir servet, diğer tarafta ise bu serveti kendi elleriyle üreten fakat onun nimetlerinden yararlanamayan yoksul Güney Amerikalı madenciler bulunmaktadır. Latin Amerika hudutlarındaki pek çok stratejik bölge gibi Chuquicamata’nın yer altı ve yer üstü zenginliklerinin önemli bir bölümü de yerel halka kayda değer bir katkı sağlamadan dünyanın diğer ucundaki emperyalist devletlere ve söz konusu bölgeyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan sermaye çevrelerine aktarılmaktadır. Bu "kolonyalizm artığı" düzen, zenginin giderek daha fazla zenginleşmesine ve yoksulluğun bir kanser hücresi gibi metastaz yaparak toplumun bütün katmanlarına yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla Chuquicamata, Guevara’nın gözünde yalnızca devasa bir bakır madeni değil, kapitalist üretim ilişkilerinin bütün çelişkilerinin gözle görülebilir hâle geldiği bir toplumsal laboratuvardır. Bölüm 3: Peru Yolculuğu Tüm bunların haricinde Guevara ile Granado’nun Peru’ya ulaşması, yolculuğun tarihsel boyutunu daha da belirginleştirir. And Dağları, Titicaca Gölü, Cuzco ve Machu Picchu, iki gezginin karşısına yalnızca etkileyici tabiat manzaraları veya turistik kalıntılar olarak çıkmaz. Bu mekânlar, sömürgecilik öncesi uygarlıkların büyüklüğü ile sömürgecilerin gerçekleştirdiği büyük talan sonrasında yerli halkların içine sürüklendiği, Victor Hugo romanlarını andıran derin sefalet arasındaki uçurumu görünür kılar. "Başka bir Latin Amerika mümkün müydü?" sorusu, Che’nin büyük devrimine gidecek yolun kaldırım taşlarını döşemeye başlar. Machu Picchu’nun görkemli taş yapıları, ona Latin Amerika tarihinin Avrupalı sömürgecilerin kıtaya ayak basmasıyla başlamadığını da hatırlatır. Ne var ki bir zamanlar büyük medeniyetler inşa eden yerli halkların torunları, artık kendi vatanlarında gündelik hayatın kıyısına itilmiş durumdadırlar. Geçmişin görkemi ile bugünün sefaleti arasındaki bu derin karşıtlık, Guevara’nın zihnindeki sömürgecilik eleştirisini daha da k
Haber kaynağı
Bu haber,
Independent Türkçe
kaynağının RSS/XML akışından
AYİMF Haber sistemine alınmıştır.
Buradaki içerik;
haber başlığı, görseli ve
RSS açıklamasıyla sınırlıdır.
Haberin tamamını
Independent Türkçe sitesinde oku